13 Ağustos 2010 Cuma

Hücre'nin Hikayesi - Veda



Eminim ki hiçbir zaman unutmayacağız Hücre'yi. Uzüntülerim ya zamanla azalacak ya da artacak. Bunu şimdiden kestirebilmek zor.

Geçen hafta gittiğimiz kontrolde doktor herşeyin iyi gittiğini; ama kesenin hala orada olduğunu ve birkaç gün içinde onun da çıkacağını söyledi. Peki ya tuvalete düşen o gri, ciğer gibi parça neydi o zaman? Son günlerdeki kanamalar yerini lekelere bıraktığından ben herşeyin bittiğini düşünüyordum. Oysaki Hücre hala içimdeydi ve ben hala ölü bebeğimi taşıyordum. Son günlerde artan başağrılarımın da hormonlar yüzünden olduğunu söyleyen doktor, bir hafta sonrasına tekrar randevu verdi. Ertesi gün işe giderim diye planlar yaparken birden yine bir bilinmezlikle karşıkarşıyaydım. Görünürde bir problemim yoktu; ama ya o sancılar, ağrılar ve şiddetli kanamalar işyerinde başlarsa ya da yolda. Öylesine çabuk ve ani geliyordu ki, ağrı kesici etkisini gösterene dek yerlerde kıvrandığım olmuştu. İş yerime son bir ricayla haftasonuna dek evde kalacağımı söyledim. Herşey haftasonu bitmeliydi.

Günlerdir evde kalmak, yemek bile yapmadan tüm günü bilgisayar karşısında gebelik/düşük forumlarını okumak, soru sormak, başkalarına cevap yazmak arada uyumak ve kitap okumak bana artık sıkıcı gelmiyordu. Aksine dışarı adım atmak, insan içine çıkmak, birisiyle muhabbet etmek yapmak istediğim son şeylerdi. Şimdi bir an önce kesenin düşmesini sağlamam gerekiyordu. Düşük yapmayı hızlandıran birşey bulamadım araştırmalarımda; ama doğumu hızlandıran birkaç makale ufkumu açtı. Ne de olsa bu da bir çeşit doğum sayılırdı. Yürümenin faydası olduğunu okudum. Dışarı çıkmak bile istemiyordum; ama düşüğün bir an önce tamamlanması için buna mecburdum. İçimde parça kalırsa ve ameliyat olmak zorunda kalırsam durum daha kötü olurdu. Eşimin ısrarı ile ertesi sabah ona tren istasyonuna kadar eşlik ettim. Evde de çömelir veya bağdaş kurur şekilde geçirdim günü. Gece yatmaya hazırlanırken ağrılarım başladı 11 civarı. Başta hafifti, ağrı kesici almak istemedim. 15 dakika içinde kasıklarım patlayacak gibi acıyordu, iki ağrı kesici birden aldım. Eşimi sıcak su torbası yapması için mutfağa gönderdim. Yerimde duramıyor, gözyaşlarıma da engel olamıyordum. Sanırım Hücre ile veda zamanı gelmişti. Bebeğim bana daha fazla tutunamayacaktı. Eşim gelene dek ağladım durdum.

Geceyarısını Youtube’dan animasyon filmler izleyerek geçirdik. Şekilden şekile giriyor, ağrımı yine de dindiremiyordum. Saat 2’ye doğru yatağa yatalım dedim; belki yorgunluk ve acıdan sızarım diye. Henüz keseye benzer birşey düşmemişti. Sabaha dek bir uyur bir uyanık döndüm durdum. Ölü, ufacık bir bebeği doğurmak bu kadar zorsa, asıl doğum nasıl olacaktı? Tabii eğer birgün tekrar hamile kalıp bu düşük olayına yakalanmayan %75 arasına girersem...

Ertesi gün hafif kramlar ve hafif kahverengi ve kırmızı akıntılar dışında birşey olmadı. Kendimi toparlamaya karar verdim. Bu şekilde hayata küsemez, eşime daha fazla yakınamazdım. Hücre ister içimde ölü olsun, ister dışarı çıkmak istemesin benim hayatım devam ediyordu ve onu örtüler altına saklanıp ağlayarak geçirmemem gerekiyordu. Duştan çıkınca günlerdir ilk defa kendime özenenerek giyindim. Cuma olduğundan eşim normalden erken gelip beni parka yürüyüşe götürdü. Parkta birçok bebekli insan görmek, niye ben niye onlar değil sorularının yinelememe neden oldu. Biliyorduk ki cevabı yoktu. Eşim dışarda yemeği teklif etti; ama ya ağrılarım başlarsa ya da restoran tuvaletine düşerse Hücre düşüncelerim eve doğru yol aldırdı bize. İyi ki de öyle yapmışız. Eve dönünce tuvalete girdiğimde ince, damarlı ve kanlı dokunun uzayarak vajinamdan sarktığını gördüm. Biraz zaman verip tuvalette oturup birşeyler okurken, tuvalet içine düşen birşeyin sesiyle irkildim. Hemen kalkıp dikkatlice baktım. Sönmüş balon gibi birşeydi; patlamış kese olması muhtemeldi. Eşime seslendim; çubuk gibi birşey bulup biraz kurcaladık doktorun kesinlikle yapma demesine rağmen. Başta korkup “Boşver, sifonu çekelim” dedik; ama sonra iyice bakınca fasülye tanemizi gördük. Gerçekten de internetteki resimler gibiydi. İri bir fasülye şeklinde ve kocaman bir kafa. Eşim benim çok üzüleceğimi umduğundan gözleri bendeydi sürekli; ama tersine ben çok ferahlamıştım. Nerdeyse mutlu oldum. Hücre’nin hücre olmadığını görmek ve vücudumun bir canlı -fasülye kadar da olsa- meydana getirdiğini görmek beni hayrete düşürdü. Karnımın içinde bilmediğim, hissetmediğim, görmediğim bir şey olmaktansa bildiğim ve gördüğüm bir minyatür bebekti artık. Kendimle gururlandım. O gece ferah ve huzurlu geçti.

Ertesi sabah uyanıp tuvalete gittiğimde vajinamdan büyük ve sıcak bir şeyin akıp tuvalalete düşmesi bir saniye içinde olup bitmişti. Hemen baktım ve iri bir kayısı büyüklüğünde, sert ve kanla örtülü garip bir parça gördüm. Bu mu keseydi diye düşünürken eşim sifonu çekti. Önceki akşam gördüğüm fasülye tanesi çok netti, bu kese olamazdı, emindim. O gün hemen çarşıya çıkıp bebeğimi hatırlamak için bir tavşancık ve her zaman takmam için hücre gibi taşı olan yüzük aldık. Gene bebekli ve hamile insanlar gözüme girdi. Eşim “Yeni bebek çalışmalarına ne zaman başlayalım?” diyerek konuyu dağıtmaya çalışıyordu. Zaman zaman gelen ufak gözyaşlarımdan sonra evde tavşancığıma sarılmak bana iyi geliyordu. Eşim de baştan “Kendini kaybetme, o gerçek değil” dese de kendi de çok sevmeye başladı Bala’yı. Ona Hücre diyemezdim, hüzün kovan kuşu olmuştu benim için; ama kısaca Bala...

İlk iş günüm, işyerinde kimsenin beni hamile bilmemesine rağmen, kötü geçti. En son buradan ayrıldığımda kendimi hamile biliyordum. En son buradaki tuvalette görmüştüm kahverengi lekeyi ve anlamıştım Hücre’yi kaybetme ihtimalini. Öğleden sonra hamile bir arkadaşımın bebeğinin cinsiyetini öğrenip eşiyle birlikte son bebeksiz tatillerine gittiklerini duydum. Onun için çok seviniyordum elbette; ama niye ben demeden duramıyordum gene. Eve gittiğimde kendimi yatağa atıp, Bala’ya sarılıp ağladım. Çok ağladım bu defa. Eşim geldi, güldüremedi beni, durduramadı gözyaşımı. “Haklısın ağla, senin en doğal hakkın” dedi. “Sen de anne olacaksın en kısa zamanda” dedi. “Arkadaşlarım karınlarında bebekleriyle uçağa binip tatillere giderken ben bir tavşana sarılıp ağlıyorum, bunu haketmiyorum” dedim.Bir kontrol delisi olmak istemediğimi, ama hamile kalırsam hergün içten içe çıldıracağımı, uçağa binmeyeceğimi, güneşe çıkmayacağımı, evden ayrılmayacağımı; aslında böyle biri olmak istemediğimi, ama böyle manyak biri olacağımı anlattım hıçkırıklarım eşliğinde. “Haklısın, sen bunu haketmedin; hamile kaldığında daha sık kontrole gideriz” dedi.

Ertesi hafta doktora gittiğimde anlattıklarıma bakarak ve beni muayene ederek herşeyin yolunda olduğunu söyledi. Hemen hemen herşey düşmüştü ve birkaç gün daha ufak kanamalar olacaktı. Zaten toplam 15 gündür kanamam vardı. Uterusum eski haline dönüyordu ve bu da hafif sızlama ve ağrılara neden olabilirdi. Bu kadar çabuk sürede vücudum kendine geldiği için aferim aldım; ama bu genel bir moral yükseltme övgüsü olmalıydı. Altı hafta içinde tekrar regl olacağımı ve ondan sonra hemen bebek yapabileceğimizi söyledi. Kan testi sonucu hCG hormonu seviyesi 12 çıktı; sonuç çok iyiydi. Aklıma rubella (kızamıkçık) hastalığını sormak geldi. Hamilelikte bu hastalık çok tehlikeliydi ve annenin yakalanması halinde bebek mutlak bir sakatlıkla doğardı. Annemin aşı olup olmadığımı hatırlamadığını söyleyince hemen kan testi yaptı ve sonuçlarını iki hafta içinde alabileceğimi söyledi.

Bazen bir an önce tekrar hamile olmak istiyorum, bazen hamile kalırsam Hücre’ye ihanet edip onu unutacağım gibi geliyor. Bazen de hiç hamile kalmamalıyım diyorum. Çünkü hiç biri bu ilki gibi heyecanlı, mutlu ve umut dolu olmayacak. Bu da benim cezam olmalı.

Eminim ki hiçbir zaman unutmayacağız Hücre'yi. Hep seveceğiz. Hep gözümüze dolan bir yaş ve buruk bir mutlulukla hatırlayacağız.


Resmin kaynağı:http://www.flickr.com/photos/norerun/3364619699/


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder